Mehmet TOKAT

Mehmet TOKAT

BİR AVUÇ ALKIŞ İÇIN

Yıllar önceydi. Hımm…

Yok, yok bu kısa oldu.

Yıllar yılar önceydi

Hah işte bu giriş oldu. Evet gerçekten çok yıllar önce

Yani, henüz Dünya milenyuma ‘la tanışmamış fakat ayak

seslerini duymaya başlamıştı. Yıl 1998

Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda

“Annem 40 yaşında Babaannem 20″ adlı oyunu

oynuyoruz.

Adından da anlaşılacağı gibi komedi, bir oyunu. Komedi

ve iki perde. Gülmek garanti, gülmeyen Japon (Laf

aramızda bize göre oyunda gülmeyen seyirci Japon. )

Ayrıca biz bu tür oyunlara, tiyatro dilin de vodvil

diyoruz. Bu oyun Fransızca dan, Türkçeye çevrilmiş.

1960 lı yıllarda ” Müzelik Aile ” adıyla oynanmış.

 

Neyse, biz günümüze gelelim. Günümüze derken 1998

e kaldığımız yerden devam edelim yani. Annem 40

Yaşında Babaannem 20 adlı oyunun kadrosunda kimler

kimler yok ki Halit Akçatepe , Bizimkiler dizisinden

Ergün Dinçer, 1970 Türkiye güzeli Azra Balkan ,Rezzan

Akçatepe, mahallenin muhtarları dizisinden Nedim

Doğan yine mahallenin muhtarları dizisinden namı

diğer  Annem Annem tiplemesiyle Nedret Özbek, Demet

Genç, Tülay Doğan ve bendeniz Mehmet Tokat efendim.

O sezon hem İstanbul’da, hem de turnede oyunlarımızı kalabalık

bir seyirci topluluğuna oynuyoruz. Oyunlarımıza sıcak, soğuk

yağmur, çamur demeden devam ediyoruz. Oyun

Türkiye genelinde çok sevildi. Bu sebeple Mersin’e

davet edildik ve Devlet Tiyatrosunda oynayacağız.

Oyun öncesi heyecanımız her zaman ki gibi tavan

yapmış.

Son kontrolleri yaparken bir yandan rol arkadaşım

Tülay la konuşuyoruz. ( Çünkü sahneyi ikimiz açıyoruz)

Sahneye çıkar çıkmaz seyirciyi kahkahaya boğalım,

bizden sonra sahneye girenler daha rahat oyun

çıkarır, seyirciyi oyuna ısıtır daha çok güldürür, onlar

güldükçe bizde coşar coştururuz vesaire… Diyoruz !

Neyse zaman geldi çattı, oyna başladık.

5 dakika geçti, 10 dakika geçti. Seyirci kolada erimeyi bekleyen

buz sanki. Seyircide ne bir tepki ne de bir reaksiyon.

Ama bizim kitabımızda pes etmek diye bir şey yok.

Seyirci ne gülüyor ne alkışlıyordu.

Role her zamankinden biraz daha fazla asılıyoruz ve

nasıl haraketli… Nasıl coşkuluyuz anlatamam ! Oysa tek isteğimiz bir

avuç alkıştı.

Biraz sinir, biraz hırs birazda inatla seyirciyi güldüreceğiz

Diye, Oscarlık falan oynuyoruz yani. Seyirciden yine

çıt yok. Bir sonraki sahne için bizim İzmir Marşıyla

çıktığımız sahneden, kulise adeta mehter marşı

eşliğinde, süngümüz düşmüş bir şekilde dönüyoruz.

Sahne arkasında Halit abi karşılıyor bizi, tüü size

seyirciyi uyuttunuz bee, çekilin önümden ben şimdi

onları güzel bir şekilde uyandırır, gülmekten öldürürüm,

diyor. Halit abi sahneye çıktı, bizde kulakları kabarttık

dinliyoruz. Bir tuhaflık var bu akşam seyircide. Halit

abi ne yaparsa yapsın seyirciden çıt yok. Bırakın çıtı,

sahneye giriş alkışı yok. ( Tiyatroda adettir tanıdık

tecrübeli bir oyuncu sahneye çıktığı zaman seyirci

alkışlar ve bizler bu alkışa sahne alkışı deriz ) Bizim

sinirler yavaş yavaş gerilmeye başladı. Sahneye kim

çıktıysa kesintiye uğramış, su gibi seyirci tısss. Halit

abi girdi kulise yok arkadaş seyirci Japon galiba ( başta

belirtiğim gibi gülmeyen seyirciye taktığımız bir lakap )

Bazı arkadaşlar seyirci yok galiba dedi. Nasıl olur deyip

hep birlikte koştur koştur gidip perdenin arasından,

dekorun boşluğundan baktık o da ne, salon tıklım tıklım

dolu ve seyirci bir frenks heykeli gibi oturup sahneyi

izliyor. Biz aramızda sinirden kiki deşiyor, tırnaklarımızı

yiyoruz. Neler oluyor, neler oluyor diyoruz. Moraller

yerde enerjimiz düştü düşecek

Tekrar ya Allah diyip çıkıyoruz sahneye yok anammm

yokkk… Biz tabiri caizse seyirciyi unutup oyunun

tadını çıkarıyoruz. Sanki provadayız, kendimizi o sekil

motive etmeye çalışıyoruz. Mecburen ne yapalım biraz

daha kafayı taksak ekipçe tıklatıp seyirciye Allah Allah

sesleriyle saldıracağız.

Neyse efenim okuyucuma söyleyeyim, biz oyuna o kadar

kaptırdık ki kendimizi kendimiz oynayıp kendimiz

gülüyoruz. Bir ara sahnenin önünden tiz bir kadın sesi

duyuldu, ardından bir gürültü koptu. Meğer Nedret

ablanın tersi dönmüş, kulise gide cem diye sahneden

düşmüş.. Hem de, en önde oturan iki seyircinin

kucağına. Bu tiraji komik olayda bile, seyirciden

bir tepki yok.. Bizim sinirler sizlere ömür, ekip olarak

seyirciyi de unutup sahnenin önüne atlayıp bir

yandan Nedret ablayı sahneye çıkarmaya çalışıyor,

bir yandan da freni boşalmış bir araba gibi gürültülü

bir şekilde gülüyorduk. Artık ne yaparsak yapalım

kahkahalarımıza engel olamıyorduk. Yani seyirci sus

pus hayretle ve de şaşkınlıkla bizi izliyor. Ve bu durum

bizim sinirimizi iyice bozuyor. Bir ara kısık sesle Halit

abi çocuklar bu benim son oyunum emekli olmaya

karar verdim dedi. Siz artık bizi düşünün, bir mahşer-i

cümbüş sormayın. Karnımıza ağrılar girdi gülmekten

bitap düştük.

Oyunun finalinde ise kimsede derman kalmamış,

örümceğin ağına takılmış bir böcek gibi çırpınıyorduk.

Oyun bitmek bilmiyordu, sanki günlerdir sahnedeydik

ve nihayet final oldu ışık ve perde kapandı. Perde

selam seremonisi için açılınca kıyamet koptu sandık.

Harr diye bir ses eşliğinde bir alkış tufanı, biz neye

uğradığımızı şaşırdık. Bir birimize bakıp duruyoruz.

Abartmıyorum 30 dakika kadar devam etti. Sanırım Türkiye

de bir tiyatro oyunu için kırılması zor bir rekordur.

Sora yavaş yavaş salonun ışıkları yandı o da ne, 8 japon

kadın ellerinde çiçeklerle ( bizde 8 kişiydik) sahneye

çıkıyor. Biz şaşkınlıktan bir birimize bakıp ne oluyor.

Kamera şakasımı diyerekten sağa, sola, yukarı, aşağı

bakıp gizli kamerayı aramaya başladık . Oda neeeee,

seyirci ayağa kalktı hepsi Japon. ( Meğer Mersin

Beldiyesi Japonya’da bir Şehri, kardeş şehir ilan etmiş ve

onları Türkiye’ye, Mersin’e buyur etmişler. Ve kültürel

etkinlik amaçlı bizim oyna getirmişler, tamı tamına

300 kişi ve hiç birimize böyle bir etkinlik olacağını

Söylememişler. ) Artık siz bizi düşünün üstümüzden

büyük bir yük kalkmış gibi bir rahatladık ve ellerimiz

parçalanırcasına Japon’muş, Japon’muş diye

avazımız çıktığı kadar bağırarak bizde onları çılgınlar

gibi alkışlamaya başladık. Bildiğin alkışlaşıyoruz.

Al alkışını ver alkışımı. İki tarafın da alkışı kesmeye

niyeti yok. Elimizden kanlar gelmeye başladı, velhasıl

kelam o ana kadar sesi çıkmayan Halit abinin alkış

kıyamet için de sesi duyuldu, duygulu bir şekilde sesini

yükselterek. Arkadaşlar galiba ben Tiyatroya

yeniden başlayacağım

Sürç-i lisan ettiysem affolaaa.

Şiir üzerine…

 Sanat üzerine yıllarca neler söylendi, neler yazıldı çizildi. Bazılarını okuduk anladık bazılarını belkide hiç duymadık. Nice fikirler yol gösterici oldu insanların karanlık duygularına. Sanat bazen Bir resim, bir heykel ,bir roman , bir film, bir şarkı, bir şiirle karşımıza cıktı. Gün oldu sanatla acılarımızı dindirdik umutlarımızı çoğalttık.

Gün oldu Bir anne , bir baba şefkatiyle sarıp sarmaladı bizleri.
Bugün sizlere, şiirle ilgili bir şeyler yazmak istedim. Bunu neden mi istedim, hemen söyleyeyim.
Dün sanal bir arkadaşım (yani sosyal medyadan bir arkadaşım ) direk mesaj la bir şiir yollamış ağabey bak bakalım nasıl diye… Eee normal nede olsa sosyal medyadaki profilimde koca koca tiyatrocu , yazar , sosyolog yazıyor.. Haydaa gel şimdi çık işin içinden. Ne desem acaba okudum sonra kem küm.

Şey diye yazdım, sen bu şiiri nasıl yazdın. Ağabey dün akşam balkonda yazdım dedi…                          Ortam nasıldı dedim . Ağabey gece hafif serin ve sessiz çok romantikti, mehtap vardı dedi. ( içimden ortam şiire müsait diye düşünürken)

O tekrar yazdı.

Mehtap ağabey, Mehtap Kız arkadaşım, sen tanımazsın dedi .  Evet tanımam dedim.

Çok romantik bir kızdır ona baktım yazdım dedi. Ağabey gözleri çok güzel biliyonmu ?
İkinci kez haydaa…
Yooo bilmiyorum, nereden bileyim dedim.

 

Ağabey bir görsen aşık olursun.

Ya sabır…
Yok kardeşim, yok ben görmeyeyim . Zaten benim aşkım, başımdan aşkın.
Hülasa konuyu toparlarsak, o anki duygularını sevgilisine bakarak onun söylemiyle ,ağabeyim benim duygularım bir kuş gibi yüreğimden usulca kalemime süzülüp oradan da kağıda döküldü anlayacağın dedi.

Şiirini bilmem ama son sözleri çok sanat variydi.
Güzel kardeşim sana mehtaplı geceler diliyorum, şiirin çok güzeldi devam et yazmaya diyerek konuya vede mesaja son noktayı koydum. Meğer ben nokta yerine noktalı virgül koymuşum ! Çünkü benim bu okuduğum şiir üzerine (etkisine değil) kafama bir-şeyler takıldı .
Bu sanal Arkadaşın yazdığı şiir kime göre neye göre güzel yada kötü.
Sonra düşündüm, şiirle ilgili görüşleri, yazılan yazıları anımsadım. Birazda araştırdım Mesela ;
Şiir Edebiyatın iksiridir , şiir sanatın babası yada kraliçesidir.
Ama anımsadığım en inanıl-mazıda, sanat şeytan işidir diyenler olmuş asırlarca. ( Nasıl bir şeytansa, tasviri yapılamayan ) Binlerce söyleşi, paneller yapıldı . Yerli ve yabancı Edebiyatçılar fikirlerini duygularını paylaştı insanlarla

Ben de son olarak yaptığım araştırmalardan yerli ve yabancı Edebiyatçıların şiir hakkındaki yazılarını sizler için bırakıyorum.

”Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız; ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü…”Jean Cocteau
”Şiir, anayasaya aykırıdır; doğanın ahlakı kovduğu yerdedir; yasadışıdır…”CemalSüreya
İlimsiz şiir, harcı ve hesabı olmayan duvar gibidir….”Fuzulî
”Gül ıtırıyla selamlar sabahı, şair yaratır… Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız senin için raks edecekler. Kelimeler de bütün sevgiler gibi kıskanç. Senin olmalarını istiyorsan, onların olacaksın; yalnız olacaksın…”Cemil Meriç

Alın okuyun paylaşın, çoğalın, çoğaltın ve daima sanatla kalın.. hoş-çakalın ..
Sürç-ü lisan ettiysem affolaaa.

 

 

 

 

 

PANDEMİK PANDOMİM

Mart ayının 9’u. Türkiye’de ilk Corona vakasının görülmesine daha koskoca 2 gün var. Yer Bakırköy Yasemin Yalçın sahnesi. John Steınbeck’in ölümsüz eseri Fareler ve İnsanlar’ın oyununa hazırlanıyoruz. Fareler ve İnsanlar, (Mice and Men), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar John Steinbeck tarafından yazılmış bir novella (uzun hikâye)dır . İlk defa 1937 yılında yayınlanan eser, iki gezgin çiftlik işçisi olan George Milton ve Lennie Small’un Büyük Bunalım sırasında Kaliforniya’da yaşadıkları trajik olayları anlatır. Kadromuzda önemli oyuncular var. Erdem Topuz ,Işık Tolgay ,Cüneyt Vural, Ercan Ertan, Çağatay Varol, Hande Aras / Arzu Suriçi Kireççi, Tuncay Tarhan, Ensar Kaplan ve bendeniz Mehmet Tokat. Bu sezon ilk kez Bakırköy seyircisi ile buluşacağız. Ekip olarak heyecan had safhada. Günler öncesinden biletler satılmış. Biz kuliste akşamki oyun için son hazırlıklarımızı yaparken içeriye yapımcı ve oyuncu arkadaşlarımız Erdem Topuz ve Işık Tolgay giriyor. Suratları kireç gibi ve ayrıca enerjisiz. Hayırdır, ne oldu soğuk bir şaka yapacakmışsınız gibi bir haliniz var, diye sorduk. Yönetmenimiz ve oyuncu arkadaşımız Erdem söze başlıyor. Arkadaşlar, malesef seyircilerimizin yarısı kovid 19, yani corona olmuş. Ekip olarak bir kişi hariç koro şeklinde “nasıl yani” diyoruz. O eksik arkadaşımız oyunumuzun tek Kadın aktristi Hande Aras. Özel makyaj odasında olduğu için ve bu konuşmayı tam olarak net duymadığı için bir saniye arkadaşlar diyerek elinde cep telefonu ile yanımıza geliyor. Arkadaşlar ınstagram da canlı yayındayız toplu halde el sallayalım diyor. Sahnede sergileyeceğimiz sözlü tiyatro, o anda bir pamdomime dönüşüyor. Hepimiz yüzümüzde beliren şaşkınlık, panik ve stres ifadelerini gizlemeye çalışarak zoraki el sallıyoruz. Meğer bizim gülümsediğimizi sandığımız surat ifademiz havuz problemini çözememiş soru işaretleriyle dolu şaşkın bir öğrenci gibi olacak ki Hande bir şeylerin ters gittiğini o zaman fark edip hiç olmayacak bir şey yapıp (çünkü neredeyse tüm oyunu canlı yayın yapardı) canlı yayına son vererek ne oldu size diyor. Işık söze giriyor seyircilerin yarısı gişeyi arayıp biz ailece corona olduk gelemiyoruz, bu yüzden biletlerimizi iptal ettirmek istiyoruz dedi, diyince aynı ifade gelip Handenin suratına yerleşiyor ve ne coranası ne ara girdi? Ben geçen ay İtalya’daydım yok öyle bişey, yalandır, diyor. Ercan Ertan lafa giriyor. Benim hesabıma göre biz oynadıktan 2 gün sonra gelecekti diyor. O sıra şaşkınlığı üzerinden atan Cüneyt Vural, o zaman arkadaşlar ben sahneye çıkmam çünkü bana hemen bulaşır, ayvayı yerim. Biliyorduk ki, Cüneyt’in yanından hızlı bir araba geçse, rüzgarından hasta olurdu. Ekip olarak Her şeyi unutup Cüneyt’i ikna etmeye çalıştık ve başardık. Tamam dedik, sahnede kimse oyuncu arkadaşına fazla yaklaşmadan repliğini söyleyecek ve en az 1 metre mesafe bırakacak. Cüneyt’in sayesinde Ilk sosyal mesafeyi biz çıkardık. Hande’nin canlı yayın sayesinde Türkiye ilk corona vakasını bizden duydu. Hülasa bu sezon son kez sahneye çıkıp az da olsa sanat sever seyircimize muhteşem bir persormans sergiledik . Sürçü lisan ettiysem affolaaa Kalın sağlıcakla #sanatevesıgar