
Aşk, Yas Ve Zamanın Ruhuna Dair…
Kim ne derse desin, insanın yası da, aşkı da kendi varoluşu, cinsiyeti ve zamanıyla sınırlı. Yani, bu ikisi için, kimin ne dediği değil de, daha çok nasıl saklanıldığı ve sergilendiği önemli. Aşk da, yas da birgün bitiyor. Her ikisi için de bir gitme vakti var. O vaktin bir gizli bildiği var gibi. Unutmanın ve vazgeçmenin zamanını ,biçimini, bizden daha iyi bilen bir de zamanın ruhu var. Zamanın ruhu, aşkın ve yasın ruhuna baskın geliyor bir sekilde. O ruh, kimi zaman aniden uyandırıyor bizi, kimi zamansa ağır ağır, bitire bitire, yaka yaka, ağlata ağlata, tüketerek. Buralarda, aşk ve yas, ya yakaya iliştirilmiş aracı bir karanfil gibi taşınıp, ötekine en ağır haliyle teşhir ediliyor, ya da saklanıyor, biriktiriliyor ne yazık ki.
Bir kaç gün önce, Kadıköy’ün işlek caddelerinde bir kafe’de, insan-çevre-mekan ilişkisindeki o gizli kırmızı çizgiyi hayli aşan bir acıya şahit oldum. Yan masamda oturan kadın ve erkeğin ilişkilerinin son perdesine yetişmiş, kifayetsiz bir seyirci gibi, diken üstünde seyir yapıyordum. Biraz isteyerek, biraz mecburi ,dinledim konuşmalarını. Adam, ayrılma zamanının geldiğinden dem vuruyor, sürekli “olmuyor işte anlamıyor musun, olmuyor ” diyip duruyordu. Kadın ise, sessizce ağlıyor, “lütfen yapma,bitmesin, lütfen gitme” diye yalvarıyordu. Son zamanlarda etrafımda, ilişkiden mütevellit ,ağlayan, olmayanı oldurmak isteyen kadın ve olup olmama bahsinin karar mercii olup, olana bile çelme takıp giden, gitmelere meyyal öyle çok erkek var ki, bir an bütün kadınların yüzü suyu hürmetine, elimdeki sıcak kahveyi adamın üzerine boca edesim geldi. “Kal be adam. Kadın bitmesin diyorsa, bitmesin işte. Sen ondan daha mı iyi bileceksin” diyerek. Duygusalız tabi, kadınız, tarafımız belli, ama cinsiyetçiliğimızden değil bu. Kişiliği, yıkıcı eril enerjiyle fazla haşır neşir olmuş kadınlara da gıcığız. Neyse ki, benim eyleme geçmeme gerek kalmadı. Bir süre sonra, o sessiz sessiz ağlayan kadının gözlerinden ateşler fışkırdı, bir ses ne kadar yükselebiliyorsa yükseldi, bir el vücudundan ne kadar bağımsız olabiliyorsa oldu ve okkalı bir tokat indirdi adamın yüzüne. Sonrası, topuklayan adam, sinir krizi geçiren kadın, meraklı gözler, kolonya, su, benim kadını cafenin pek yakınındaki evime götürmem, orda, bu yeni tanıştığım kadına yardımcı olmaya çalışmam, onun bana ilişkisini anlatması, bu noktaya nasıl geldikleri, şimdi ne hissettiği…
Bu hoş, bakımlı, güçlü görünümlü kadın bir şirkette üst düzey yöneticiymiş, kırkdört yaşındaymış, adam ise kırksekiz. İlişkilerinin sekizinci ayındalarmış. Adam, anlamsız bir şekilde uzaklaşmaya başlamış kadından. Burnu iyi koku alan bütün kadınlar gibi kadın da, bu uzaklığı başka bir kadına bağlayıp, birgün, adamın duşta olduğu bir vakit, telefonunu karıştırma gafletine düşmüş. En az beş kadınla whatsApp yazışması ve diğer sosyal medyaların mesaj kutularından, her gün farklı profillere yollanmış flörtöz, hatta bir hayli erotik sohbetlere tanık olmuş. Adamla yüzleştiklerinde ise, adam bir şekilde kuyruğu dik tutup, kadına bu yaptığından dolayı kendini kötü hissettirmeyi başarmış. Bir çeşit narsistik darbe yani. Sonrasında yine ilişkiye devam etmişler. Ama, kadının içindeki acı volkanla, adamın içindeki kalender havai fişekler bir daha hiç uzlaşamamış, hiç susmamış. Klasik hikaye. Bir süre sonra adam, o çok kadınlı, sosyal medya destekli, tıknaz özgürlüğüne gölge ettiği ve bir de, her bir şeyi bildiği halde, kendisinden vazgeçemediği için, kadını terketmeye karar vermiş. “İçim acıyor. Annemin ölümünde bile daha metanetliydim. Bu kayıpla başedemiyeceğim. Çok utanıyorum. ” diyerek ağlayan bir kadın ve tokadı yiyip giden bir erkek.
Bu hikayeyi, seksist bir işgüzarlıkla eşelemeye çalışmaktan çok, içinde bulunduğumuz zamanın ruhuna ayna tutan, alegorik bir kesit gibi görmekte fayda var. Zamanın ruhunu, “çağı yakalamak”, “zamana uymak” düsturlarıyla da açıklayabiliriz. Aşkı ve yası nasıl yaşadığımızı, artık sadece yaşadığımız coğrafya ile açıklayamıyoruz. Bir ortadoğulu’yla, bir batılının bu iki kavramla hemhal olma yolları, bir zamanlar büyük farklılıklar gösterirken, içinde bulunduğumuz bilgi çağına, kadın erkek ilişkileri ve kayıplar nezdinde baktığımızda, çok da farklı insan profillerine ulaşmıyoruz aslında. Bugün teknolojinin nimetlerinden, az gelişmiş ülkeler de diğerleri kadar yararlanabiliyor. Sadece, bizim gibi batının bütün teknolojik aparatlarına başını gömüp, doğunun inanç sisteminden yüreğini doğrultamayan milletler için, bu süreç biraz daha karmaşık işliyor. Bir Türk erkeği, x kuşağına mensup olsa dahi, zamanın ruhuna uyum sağlamakta zorlanmazken, aynı kuşaktan bir Türk kadını, o uyumu göstermekte zorlanıp, kolaylıkla bir yas çeperine toslayabiliyor. Mevzu, coğrafyadan çok, yaşadığımız zamanın ruhu ve kadınlık-erkeklik halleriyle ilintili sanırım. Daha önce de söylediğim gibi, etrafımda ağlayan, terkedilen ayrılık yası tutan kadınlar öylesine arttı ki, bu yazıyı bir amme hizmeti gibi görüyorum adeta. Bırakın erkek düşmanlığını, bir feminist bile değilken, ortadaki bu orantısız sevme haline karşı bir şeyler söyleme gereksinimi duyuyorum. Nerede o eskinin adamları, kardeşleri, arkadaşları, beyfendileri diye sızlanmak da, çok bir geleneksel gelecek belki ama, evet ya; “nerede o eskinin abileri, arkadaşları, adamları..?” onlar, o güzel atlara binip gitmediler ya. Çoğu burda, hala yaşıyor. Kimi kırklarında ,kimi ellilerinde. Peki ne oldu da bu adamlara, bu kadar benmerkezci, hercai, acımasız, çapkın, ruhsuz olabildiler. Hadi y ve z kuşakları, bu bol elektrikli çağa doğdular zaten de, sizler, en hormonlu haliyle bünyenize hücum eden bu tuhaf uyum yeteneğinizi neye borçlusunuz? sosyal medya, içinizde uyuyan canavarı mı uyandırdı? bir kadınla, bir arkadaş ortamında, eş dost desteğiyle, en fazla bir barda tanışıklık kurup, onun değerini bilip, arada gözü başkalarına takılsa da, kolay kolay kurduğu ilişkiden ve ona verdiği değerden caymayan o mazbut abiler, şimdilerde dm lerden yürüyor, bir takım mecralardan dürtüyor, bilimum sırnaşık sarı suratlar gönderiyor, “görüntülüyü açsana” diye pres yapıyor, bir takım partner bulma sitelerinden gecelik kısmet kovalıyorlar. Dijital çağ, bu abileri ne yazık ki, çapkınlığa ve çok eşliliğe evriltti.(mi) Kaybedilen sevgilinin arkasından gelen yas evresini ise, daha çabuk atlatabiliyorlar. Çünkü, yenisini bulmak çok daha kolay artık. Bir devrin kıtlıkla imtihanını zor atlatmış ve bu acıyı belleklerine ders olsun diye kazımış o adamlara, bu çağdaki bazı ayrılıklar da dert olmuyor fazla. Tokadı yeseler de, yürüyüp gidebiliyorlar. Biz kadınlar ise, her ne kadar bu yeni zamana ayak uydurmaya çalışsak da, duygusal mezhebimizin çok daha geniş ve derinlerde olmasından olsa gerek, çarkın dişlisine yeterince uyumlanamıyoruz. İçimizdeki o yalnız monogami ,bu çılgın flört çağından nasibini alsa da, dönüp dolaşıp doğasına teslim oluyor. İstediğimiz olmadığında, bir erkeğin tek kadını olamadığımızda ve ayrılık zamanı geldiğinde ise, yasımızı da bu kadınlığın gölgesinde yaşıyoruz haliyle. İçimiz sızlıyor, bir ölüm gibi sarılıyoruz ayrılık mezarlarına.
Aşk, hayatın gerçeklerinden, hiyerarşisinden nefes almaya pek de müsait bir duygu durumu değil sanırım. Hayatın gerçekleri de, zamanın ruhuyla çevrelenmiş. Ancak şu da var ki, zamana ayak uyduralım derken, kendi içimizde olmayan itkilerle davranmıyoruz aslında. İçinde bulunduğumuz zaman, zaten içimizde olanları, yeni koşullar, olanaklar, hal ve durumlarla buluşturuyor. Bu sayede, zamanın yeni ruhuyla, ötede beride kalmış arzularını daha rahat gün ışığına çıkaran o özgür, avcı erkeklik, bağımlı kadının o eğreti hayallerini kırmaya, incitmeye devam edecek. O eski adamlar, kısıtlı imkanlarından ötürü, daha naif, kanaatkâr ve tek eşli olmaya meyletmişlerdi belkide. Onları, cennetteki huri vaatleriyle dizginleyen çok sıcakkanlı bir dinden de umut biriktiyordu kimisi. Ama o cennet için, artık ölmeye gerek kalmadı. Huriler de, bir nefes, bir tuş kadar yakın artık.
Bu çağ, bizden bolca iletişimi, ulaşılabilir olmayı, hızlı olmayı, görünür olmayı, elde etmeyi, tüketmeyi, yenilenmeyi, uyum sağlamayı..talep ediyor. Aşkın ve yas tutmanın, bu çağın ilgi envanterinde pek de yeri yok gibi. Dolayısıyla, kadını, erkeği, hepimiz, zamanın ruhundan tos yemiş matadorlar gibiyiz sanki. Bu noktada insan, doğasıyla da savaşmayı, ona boyun eğmemeyi öğrenmeli belkide. Bir erkek, “bu benim doğamda var, atalarımdan mesnetli bu halim, ne yapayım ” diyerek, bu konforun üstüne yan gelip yatarsa, olup olacağı en fazla bir erkek olmaktır, insan değil. Yine aynı şekilde kadın da, şifasını ne, erkeği taklit edip, eril bir yolculuğa çıkmakla, ne, ilişki stratejisi adı altında kendine yabancı düşmekle, ne de, aşkını, yasını, bağımlı ve pasif bir enerjinin gölgesinde yaşamakla bulabilir. Bazılarımız, bir erkekle oyalamış, bir erkekle sevebilmiş sadece hayatı. Yani, öylesine müstesna kendinden. Bazılarımız, ilk okunuşunda anlaşılamamış, zihne çalım atan kitaplar gibi. Gerçekten istemeyene de, bir daha okutmayan kendini. Kadın olmak hiç kolay olamadı. Hiç bir çağda da olamayacak sanırım. Ne varki, bu toksik zamanlar erkeklerin de ayarlarıyla oynadı. Her şeye aynı anda sahip olmak istediler. Avlanma ritüellerine bile ihanet ettiler kimi vakit. Durduk yere, sırf laf olsun diye, bir martıyı vurdular mesela. Dünyanın bütün kadınlarıyla beraber olmayı isterken, kalplerini açacaklari o ertelenmiş zamana da, o tek kadına da geç kaldılar hep biraz.
Zamanın, öğrenilmiş çaresizliğimizin, öğretilmiş cinsiyetimizin, kanıksanmış doğamızın dışına çıkaralım azcık kendimizi. Kimse kimse için ölmesin, paralamasın bu kadar kendini. Yine, kimse kimseyi bu kadar değersiz hissettirmesin. Sizin için, tutkuyla çabalayan kadınları gücendirmeyin. Reddedildiğinizde de onları öldürmeyin artık. (Bu başlı başına başka bir yazı konusu) bizler de, erkek merkezli başarılar adına, ilişkilerimizi bir proje sorumlusu, bir aslan terbiyecisi, ya da bereket ana gibi yasamaktan vazgeçelim artık. Vazgeçmeyi bilelim.
“Bir insan, kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir.” demiş Ludwig Wittgenstein. Bizimki de o misal. Bu zorlu çağda kilitlendik belki, ama kalplerimizin ne yana doğru açıldığını farkedelim bari. Önce insan olalım yeter.

Covid-19 Ve Tiyatro
Hayatın bizi hiç de alışık olmadığımız bir yerden sınadığı zamanlardan geçiyoruz. Gerçi, insanoğlu ,tarihin derinliklerinden menkul nice tekrarlar, alıştırmalar, derslerden olsa gerek ,o “olana bitene uyumlu”,yetenekli bünyesini bir şekilde devreye sokmayı başarmıştır hep. Bu minvalde şunu söyleyebiliriz belki de; insanlık bilgisi pandemi’ye alışkın, ama modern insan bu zilleti henüz körpe tabiatında güncelleştirebilmiş değil. Çalışıyoruz. Yani güncelleme daha tamamlanmadı .
Bizler hayatımızın anlam ve şiarları, varoluşsal kaygılarımız, cinsel, etnik ,siyasal kimliklerimiz , inanışlarımız ,aidiyetlerimiz, şuyumuz, buyumuz ile uğraşıp dururken, covid_19, adeta bir Deus Ex Machina gibi geldi ve bize şunu söyledi: “hayat en çok da nefes alabilmektedir.” Nefesin alınamadığı yerde, diğer bütün kaygılar anlamını yitiriyor çünkü. Yani, pek primitif bir içgüdüyle, hayatta kalmanın yeni koşullarını çalışıyoruz şimdilerde. Sağlığımıza, temizliğimize, her zamankinden daha fazla özen göstermeyi öğreniyoruz. Evet, hayattayız, nefes alıyoruz ve işimize, içimize yaramayan kaygıların sesini kısmayı borç bildik kendimize. Beklemeyi, sabırlı olmayı, şükretmeyi daha bir öğrendik sanki. Ama insan bu! Bir nefeste anlatılamayacak, bir nefesle teselli bulamayacak kadar zorlu ve ağır bir misafir.. Yaşamak için, karnını ve ruhunu duyurmaya teşne..
Covid_19 sürecinde, bir çoğumuz işinden, ruhundan sürgün yedi. Ruh ve iş kelimesini aynı cümle içinde kullanmışken, asıl meramıma gelip, tekniğin aşkla, duyguyla, yaratıcılıkla buluştuğu tiyatro sanatının, bu zorlu süreçte en çok yara alan mesleklerden biri olduğunu söylemek istiyorum. Bir oyuncu olarak, bu durumun benim ve meslektaşlarım kadar, tiyatro seyircisinin de derdi olduğuna inanıyorum. Basit bir eğlence dinamiği üzerinden tanımlayamayacağımıza göre, normalleşme ve rehavet dönemine geçiş yaptığımız şu günlerde, “olmasa da olur” diyerek feda ettiğimiz sosyal zevklerimizin aksine, tiyatroyu “olana rağmen, olması gerekli” bir yaşam alanı olarak görüyorum. Üstelik gayet hüzünlü bir varoluş savaşı vereceği de kesin.
Bugünlerde, dünyanın en köklü tiyatrolarından biri olan The Berliner Enseble, instagram hesabından “sosyal mesafeli tiyatro” açıklamasıyla salonun son halini paylaştı. 1949 yılında, oyuncu Helen Weigel’ın, Bertolt Brecht ile birlikte kurduğu tiyatro, 125 yıldır ayakta kalmayı başarmış bir sanat kurumudur. Fotoğraf her ne kadar keder verici olsa da, The Berliner Enseble, yeni realiteye hakkıyla uyumlanarak, ayakta kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Yeni dönemde, diğer sanat kurumlarının salonlarının da bundan sonra nasıl düzenleneceğine dair, bir nevi bilgi vermiş oluyor bize bu fotoğraf. Salonda, aralarında eskiye oranla hayli geniş bir mesafe olan, ikili ve tekli koltuklar görüyoruz. Mesafe, tiyatro söz konusu olduğunda pek de hazzetmedigim bir sözcük. Seyircinin, oyunla fiziksel anlamda da daha samimi bir ilişkide olacağı seyir ve oyun düzeneğinden yanayım çünkü. Ne yazık ki, içinde bulunduğumuz koşullar, bu uzaklığı zorunlu kılıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, insanoğlu, zor sınavlara dair, köklerinden gelen bir uyumlanma yeteneğine sahip. Doğalarımız, hayatın bu yeni sosyal dizaynına bir şekilde ayak uydurmaya meyyal. Bir çok şey kabul edilebilir bizim için. Ama birilerimiz, varoluşun ana alterlerinden olan barınma, yeme- içme gibi en ilksel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığında, (ruh üşümelerinden hiç bahsetmiyorum bile) ortada kabul edecek, sineye çekecek bir gerçeklik bile kalmıyor. İnsan yaşama küsemiyor bile, insan -yaşama- ölüyor. Bir çok meslek grubu, yeni düzenlemelerle işini icra etmeye çalışıyor. Ürkerek, çekinerek, daha az keyifli belki ama..yapabiliyor, ya da yapmak zorunda kalıyor. Tiyatro, maalesef bugünkü koşullara uyumlanması en zor mesleklerden biri. Belki de en zoru. Zamanın bizi buluşturduğu dijital ortamlarda nefes alması mümkün değil. The Berliner Enseble tiyatrosunun o soğuk, ıssız, mesafeli son halinin, biz oyuncular için de, seyirci için de gayet heves incitici, hüzünlü bir tablo oluşturduğu kesin. Ama burada gözetilmesi gereken yeni durum biraz da, tiyatroların covid_19 sürecinin koşullarına ne kadar uygun olacağı. Yani, yeterince hijyen mi? Toplum sağlığına yönelik tüm tedbirler bu salonlarda yeterince uygulanıp, korunabilecek mi?
Yakın geçmişte, normalleşme planı çerçevesinde 1 Temmuz itibariyle, tiyatroların hizmete girebileceği duyuruldu. Kuruma yapılacak somut bir destekten söz edilmeksizin ,gerekli sağlık önlemleri alınmaksızın, yaz sezonu gibi hortlak bir sezonda tiyatrolara “kapılarınızı açabilirsiniz” gibi bir yönergeyle gelinmesi, haklı olarak biz tiyatro çalışanlarını endişeye düşürüyor. Daha hakiki ve yürekli bir alakaya ihtiyacı var Türk tiyatrosunun ve emekçilerinin. Bugüne kadar bir hayli yalnız bırakılmış, adeta şaibeli bir meslek grubunun ,bugün de yorgun ve yaralı neferleri gibiyiz. Kaldı ki, salonlar açılsa bile, tiyatroyu dolduracak seyirci sayısının yetersizliği ,bu sektörden ekmek yiyen çalışanları yeni bir zorlu sürece daha sokacak. Yeni diyorum, çünkü daha öncekini de ağır yaşadık. Normalleşme kavşağına varmadan önce geçirdiğimiz 85 gün boyunca, bir çok tiyatro emekçisi çok ağır bedeller ödedi bu yolculukta. Yanlış anlaşılmak istemem; bir çok meslek grubu bu bedelden payını aldı. Hiçbir meslek, bir diğerinden daha kutsal kılmıyor insanı benim nazarımda. Yani, ortada böyle bir salgın varken, hezimet yarışına girip, önce benim canım, önce benim konforum diyen kibir kumkuması bir oyuncu gibi görünmek istemem. Ben sadece suyun bu yakasından ve bildiğim yerden sesleniyorum.
Tiyatro kurumu bir çok emekçinin varlığıyla, varlığını sürdürebilen bir kurum. Yazarlar, dramaturglar, çevirmenler, kostüm, ışık ve sahne tasarımcıları, ses teknisyenleri, oyuncular, yönetmenler, sahne amirleri, koreograflar, yapımcılar, organizatörler, asistanlar, basın ve iletişim sorumluları, temizlik çalışanları.. Hepsi de, salgının tiyatroları sekteye uğratmasıyla zor günler geçiriyor. Kaldı ki salgının etki süresini, hiçbirimiz bilemiyoruz. Elimizde sadece bugün var ve bugün bu illetin doğurduğu ekonomik krizi ,devlet desteği olmadan hafifletmemiz ,atlatmamız neredeyse imkansız. Böyle giderse, gelecekte tiyatro olmayacak, tiyatro toplulukları dağılacak, çalışanları ağır darbeler yiyerek yıkıma sürüklenecek.
Bu global salgın nedeniyle, karanlık günler geçiren özel tiyatrolar, bir araya gelerek “Tiyatromuz Yaşasın” inisiyatifi adı altında, ödenekli tiyatroların dışında kalan tiyatro kuruluşlarının da katılımıyla, bir girişim başlattı. Bu inisiyatifin gönderdiği basın bildirisi, bir çok mecrada paylaşıldı. Okumanızı tavsiye ediyorum. Umarım, sesimizi duyması gereken yerlere duyurabiliriz. Umarım, emekçilerin gayret ve inancı, halkın moral ve katılımı ,devletin de ekonomik desteği, işbirliği ve hakiki ilgisiyle, bu kahırlı süreçten belimizi doğrultabiliriz.
Samuel Becket’in “Godot’yu Beklerken” oyununda Vladimir şöyle der:
“Fırsat varken bir şeyler yapalım. Her gün birilerinin bize ihtiyacı olmuyor. Aslında özellikle bize ihtiyaç duymuyorlar. Başkaları da, daha iyi olmasa bile, aynı derecede bizim yaptıklarımızı yapabilirlerdi. Kulaklarımızda çınlayan şu yardım çığlıkları bütün insanlığa yöneltilmiş. Ama burada, zamanın bu anında ,istesek de, istemesek de ,bütün insanlık biziz.”
Sevgiyle, sağlıkla, umutla, tiyatroyla kalın.
